Bir gün;
Yüreciğin birini sevecek, ölürcesine… Kıymetli olmak, çok sevilmek istiyorsan; benim kadar sevme. Kimseyi yaşamının tek ve vaz geçilmezi olarak görme.
Benim hayatım sana ders olsun, bunu hiçbir zaman aklından çıkarma.
Unutma! Çok seversen benim gibi; yanarsın, yakarlar gençliğini, gül gibi soldururlar yaşamını… Yavrunla bir başına bırakırlar acımasız dünyanın orta yerinde…Seni yuvanda barındırmak istemeyenlere bir kere bile “Dur” demez canından çok sevdiğin insan.
Çok sevme… Hele canından kıymetli bilme kimseyi… Sen, yavrunla yaşam kavgası verirken; o, yuva kurar yeniden. Sana göstermedikleri sabrı, insanlığı ona gösterirler. Sevmeyen kazanır dostum; çok sevenler kaybeder… Yürekten sevenler acı çeker.
Terkedilirsin; yaşama sevincin söner, yüreğinin feryadını kimse duymaz. Bin bir güçlükle ayağa kalkmaya çalıştığın bir zamanda tekrar karşına çıkar sevdiğin adam.
-“Seni seviyorum, geç de olsa anladım” der.
-“Ben de seni seviyorum, hem de çok” dersin.
-“Seni hiç kimseye karşı koruyamadım, tek başına bıraktım, beni affedebilecek misin? “ der.
-“Ben sana hiç kırılmadım ki, affedeyim... Çünkü seni çok sevdim, hâlâ da seviyorum” dersin.
-“Biraz sabret, bundan sonra üçümüz bir ömür boyu birlikte olacağız” der.
Umutlanırsın yeniden, kalbin bir kuş gibi kanatlanır... Mutluluktan uçarsın.
Acımasızca, bir başına bırakıldığın yılları geride bırakıp, birlikte ömrünüzü tamamlayacağınızı hayal edersin.
İnanırsın; bu sevgisiz, vefasız adamın yalanlarına. Kanarsın bir kez daha... Bir kez daha yıkmaya gelmiştir seni. Bilemezsin, anlayamazsın bu denli sevgisiz, acımasız olabileceğini... Çünkü o, canından çok sevdiğin insandır, herşeye rağmen kıyamadığın, kötü düşünemediğin can parçandır; konduramazsın, yakıştıramazsın vicdansızlığı ona...
Seni can evinden bir daha, bir kez daha vurmaya, herşeyini bir kez daha hoyratça almaya geldiğini düşünemezsin bile…
Terkeder, çeker gider yine her zamanki gibi. Senin yüreğinde koparttığı kıyametten habersiz. Senin bir daha kalkamamak üzere düşüşünden habersiz. Senin kül olduğundan, toz toprak olup savrulduğundan habersiz... Senden aldıklarının seni, yaşayan bir ölü haline getireceğini bile bile; çeker gider... Umarsızca, yüreği sızlamadan, hiçbir şey olmamışcasına... Çeker gider... Bir kez daha... Bir kez daha... Vurup can evinden... Gider...
Yıktıkları; senin yuvanın üstüne kurulan yuvaya gider, arkasına bakmadan... Acımaz yüreği, düşünmez, görmez çektiğin acıyı...
Çok sevme kimseyi dostum... Çok sevenlerin yavruları da kıymetsiz olur. Seni attıkları gibi, acımasızca, yavrunu da atarlar yürekten... Arkada bıraktıkları sadece sen değilsindir, yavrun da terkedilmiştir bir kez daha...
Çünkü sen bu kez :
“Ya çocuğun, ya o” demişsin ve o, ona gitmiştir. Yüreği tercihini, sana ve yavrusuna rağmen ondan yana yapmıştır.
Sana sadece ve sadece; yerden bir daha kalkamayacak seven bir yürek ve günlerce düşündükten sonra acı gerçeği anlayabildiğin, yüreğine ve beynine saplanan:
“Seni seviyorum ama yüzüm yok”
diyen Yahudi kazığı gibi bir cümle kalır.
Çok sevme kimseyi dostum... O saf, tertemiz yüreğini kimseye verme can parçam...
Soldururlar gül yüzünü, gençliğini, umutlarını... Seninle birlikte yavrunu…
Becerebilirsen eğer; HİÇ SEVME DOSTUM... KİMSEYİ, AMA HİÇ KİMSEYİ…
Bir vefasızı çok seven
Arkadaşın
09 Aralık 2007 Pazar
ACI TÜRKÜLERİM VAR
Benim maviliklerim var
karanlıklara gizlediğim
bitip tükenmeyen sevdalıklarım
hoyratça ezilen yüreğimde.
Soğuk yeşil sularım üstüne
yaktığım acı türkülerim var
sarı çiçek dağlarından duyulan...
Karışık, karmakarışık düşlerim
Hep hayırlara yorduğum
sevincim, hayallerim, umudum
Un ufak edilen.
Benim yakamozlarım var
ömrümden sökülen...
Derelerim, ırmaklarım
suları dolaşık, çağlarken kurutulan
Bir kasvetli servi
mezarımın başında
intizarımı rüzgara ekleyemeyen...
Ve benim isyanım var
Hesabı mahşere bırakılan.
Cansın ÜNVER
karanlıklara gizlediğim
bitip tükenmeyen sevdalıklarım
hoyratça ezilen yüreğimde.
Soğuk yeşil sularım üstüne
yaktığım acı türkülerim var
sarı çiçek dağlarından duyulan...
Karışık, karmakarışık düşlerim
Hep hayırlara yorduğum
sevincim, hayallerim, umudum
Un ufak edilen.
Benim yakamozlarım var
ömrümden sökülen...
Derelerim, ırmaklarım
suları dolaşık, çağlarken kurutulan
Bir kasvetli servi
mezarımın başında
intizarımı rüzgara ekleyemeyen...
Ve benim isyanım var
Hesabı mahşere bırakılan.
Cansın ÜNVER
29 Ekim 2007 Pazartesi
21 Ekim 2007 Pazar
18 Ekim 2007 Perşembe
EVLİ EVİNE, KÖYLÜ KÖYÜNE
Dumanla oynaşıyor düşünceler
bir nefes,
bir nefes,
son nefes.
Halka halka dağılıyor ömür
elinde bahardan kalma sümbüller,
tutmuş sımsıkı,sımsıkı,
Bir yağmur,
bir tufan,
boşalıyor dünden,
günden, geceden,
karanlık altında
sırılsıklam kalabalık,
bağırıyor bir ağızdan:
-İyi bilirdik !
Bomboş,
musalla taşı boş.
Bu haykırış nedir,avaz avaz bu kıyamet?
Bir yağmur
boşalır geceden, geceden...
Ayırır yaprağı dalından
bir rüzgâr,
bir tufan.
-İyi bilirdik !
-İyi bilirdik !
Eller açıldı,
yağmur doldu dualar.
Dündü;
karakışın dördünden
güzün ondördüne,
büyüttüğüm sevdamı uçurdum gökyüzüne...
Hacbayram'da kılındı namazı,
Musalla taşı boş.
Yaprağı dalından ayıran
bir rüzgâr,
bir yağmur altında
kalabalık, bir kıyamet:
caiz değil
-Musalla taşı boş !
Hoca anlattı bir bir:
-Bu; kadersiz bir sevdanın son yolculuğudur
Ne kimse duydu feryadını
ne de hissetti kederini
çıkardılar yürekten; hoyrattı eller.
Geceden , dünden, geceden
toprağa rahmet düştüğünde
karıştı
Hakkın rahmetine...
Yaşarken görmeyenler
Göremez musalla taşında,giderken.
Bir yağmur...
altında, sırılsıklam,
kalabalık
ağlaştı.
Sonra dağıldı
kalabalık
evli evine gitti,
köylü zaten hep oradaydı.
Cansın ÜNVER
14.10.2007
bir nefes,
bir nefes,
son nefes.
Halka halka dağılıyor ömür
elinde bahardan kalma sümbüller,
tutmuş sımsıkı,sımsıkı,
Bir yağmur,
bir tufan,
boşalıyor dünden,
günden, geceden,
karanlık altında
sırılsıklam kalabalık,
bağırıyor bir ağızdan:
-İyi bilirdik !
Bomboş,
musalla taşı boş.
Bu haykırış nedir,avaz avaz bu kıyamet?
Bir yağmur
boşalır geceden, geceden...
Ayırır yaprağı dalından
bir rüzgâr,
bir tufan.
-İyi bilirdik !
-İyi bilirdik !
Eller açıldı,
yağmur doldu dualar.
Dündü;
karakışın dördünden
güzün ondördüne,
büyüttüğüm sevdamı uçurdum gökyüzüne...
Hacbayram'da kılındı namazı,
Musalla taşı boş.
Yaprağı dalından ayıran
bir rüzgâr,
bir yağmur altında
kalabalık, bir kıyamet:
caiz değil
-Musalla taşı boş !
Hoca anlattı bir bir:
-Bu; kadersiz bir sevdanın son yolculuğudur
Ne kimse duydu feryadını
ne de hissetti kederini
çıkardılar yürekten; hoyrattı eller.
Geceden , dünden, geceden
toprağa rahmet düştüğünde
karıştı
Hakkın rahmetine...
Yaşarken görmeyenler
Göremez musalla taşında,giderken.
Bir yağmur...
altında, sırılsıklam,
kalabalık
ağlaştı.
Sonra dağıldı
kalabalık
evli evine gitti,
köylü zaten hep oradaydı.
Cansın ÜNVER
14.10.2007
15 Ekim 2007 Pazartesi
BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !
Adam kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sıra sıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl ödememi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini kadın.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı...
Kadın; yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
Cansın ÜNVER
- Bana gözyaşı borcun var!
Kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sıra sıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl ödememi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini kadın.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı...
Kadın; yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
Cansın ÜNVER
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





